Maskeler, Sahneler ve Sofralar

Deniz Göktaş'tan İlhamla: Biz Hangi Yüzümüzle Konuşuyoruz?

Sosyal medyada veya dijital platformlarda gezinirken o çarpıcı dekor mutlaka dikkatinizi çekmiştir: Loş bir sahne, yüksek bir tabure, bir mikrofon, performans boyunca yalnızca bir kez yudumlanan bir bardak su ve arka planda duran devasa bir insan yüzü... Gözleri ve ağzı sımsıkı kapalı, derin bir uykuda tasvir edilmiş yüz. Aslında Ron Mueck’in 2001–2002 yıllarında yarattığı, dünyaca ünlü hiperrealist heykeli ve kendi otoportresi olan Mask II’den esinlenerek yapılmış, sahnedeki bıyıklı komiğin kendi yüzü.

mueck---mask-ii.5199868793616455289

Bir antik kenti veya müzeyi gezerken ağzı açık, gözleri oyuk, bağlamından kopmuş o taş yüzlerle mutlaka karşılaşmışsınızdır. Myra Antik Kenti’nin gişelerini geçip tiyatroya doğru yürürken sizi sessizce süzen başları ya da İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki, trajedi yazarı Euripides’e uzatılan o meşhur maskeyi düşünün. Peki, neydi bu başların sırrı?

OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Euripides maske

Antik Yunan’da tiyatro oyuncuları, rollerine bugünkü gibi makyaj veya mimiklerle girmezlerdi. Kumaştan, ahşaptan veya deriden yapılmış bir maskeyi yüzlerine tutar, üstlendikleri karakterin duygusunu en abartılı haliyle seyirciye aktarırlardı. Tiyatronun en arka sırasındaki bir izleyici bile, bu abartılı maske formları sayesinde karakterin kederini veya öfkesini okuyabilirdi. Maskenin gözleri oyuncunun önünü görmesi için, ağzı ise sesinin kalabalığa ulaşması ve bir megafon etkisi yaratması için açık bırakılırdı. Bugün o organik maskeler zamana yenik düşüp toprak olsa da, lahitlerde ve tiyatro frizlerinde taşa kazınmış tasvirlerini görmeye devam ediyoruz.

Antik Yunan’daki bu tiyatro maskesine Prosopon (Πρόσωπον) denirdi; hem “yüz” hem de “maske” anlamına gelen bir kelime. Aristoteles, tiyatro ve estetik kuramını temellendirdiği Poetika adlı eserinde bu kelimeyi doğrudan oyuncuların sahnede büründüğü görsel kimlikler için kullanır. Ancak Aristoteles için sahnede gördüğümüz Prosopon, karakterin yalnızca dışarıdan algılanan, abartılmış yüzüdür. Bir karakterin gerçek kişiliğini, derinliğini ve ahlaki yapısını anlatmak içinse başka bir kelimeye başvurur: Ethos. Yani Aristoteles’in sanat kuramında Prosopon işin görsel kılıfı, Ethos ise içindeki asıl ruhtur. Maskenin arkasındaki kanlı canlı, etik değerleri olan insandır. Nitekim Antik Roma’da maske için kullanılan Persona kelimesi de bugün bildiğimiz “kişi/person” kelimesinin kökenini oluşturacaktır.

Maskeler Sahneler Sofralar

Modern gösterilerde ise bu maske artık fiziksel değil, bütünüyle psikolojik ve performatiftir. Komedyen Deniz Göktaş sahneye adım attığında, arkasındaki o devasa uyuyan maskenin önünde kendi karanlık mizah personasını giyer. Sahnede anlattığı sivri, ofansif veya tabuları yıkan şakalar, tıpkı Antik Yunan maskelerindeki abartılı oyuklar gibidir; absürtlükleri büyüterek göstermeye yarar. Konuşan kişi fiziksel olarak Göktaş’ın kendisi olsa da, o an sahnede görünmez bir Prosopon taşımaktadır.

Antik çağda maskenin ağzı açıktı çünkü oyuncu onun ardına saklanıp kalabalığa bağırırdı. Göktaş’ın sahnesinde ise toplumun, bilinçdışının veya belki de sanatçının kendi iç dünyasının bir yansıması olan o maske derin bir uykudadır; gözü kör, ağzı dilsizdir. O devasa uykunun önünde küçücük kalan sanatçı, elindeki mikrofonla ya uyuyanları uyandırmaya ya da kendi kabuslarını haykırmaya çalışır.

Ancak Göktaş’ın son gösterisinin ardından sosyal medyada kopan fırtına, bize çok acı bir gerçeği hatırlattı: Bizler, Aristoteles’in binlerce yıl önce yaptığı o temel ayrımı unutmuşuz. Bir komedyenin sahnede anlattığı karanlık şakalar onun Prosopon’udur; sahne performansıdır. Fakat bugünün “sosyal medya mahkemesi”, sahnede gördüğü bu maskeyi sanatçının Ethos’u, yani gerçek ahlaki yapısı zannetti. Gözleri ve ağzı kapalı o devasa maskenin önünde kendi doğrularını ve mizahını anlatan adamı, sırf o görünmez maskeyi taktı diye gerçek dünyada çarmıha gerdik. Anlattıklarından yola çıkarak onu bir yerlere konumlandırdık, yaftaladık; “bizden” veya “öteki” ilan ettik. Oysa o sahnede herkesi eleştiriyor, herkesle oynuyordu.

Bir maskeye bakıp ardındaki insanı yargılamak ve onu ait olduğu kutuplara hapsetmek, toplumumuzun çok daha eski ve derin bir yarası aslında. Sahnede bir şakayı yargılamakla başlayan bu linç kültürü, bana çok da uzak olmayan geçmişimizi, örneğin sırf başörtüsü taktığı için üniversite kapılarından çevrilen kadınları hatırlattı. Biçimler değişse de öz aynı kalıyor: İkiye bölünme, birbirini dinlememe, sadece kendi dünya görüşünün varlığına tahammül edebilme hali. Toplumsal her olayın anında siyasete ve yargıya dönüşmesi.

Deniz’in gösterisine bir yandan gülerken bir yandan da bunu düşündüm. Biz ne zaman birbirimizi nereli olduğumuza, inancımıza, kıyafetimize, ekonomik durumumuza veya sahnede taktığımız maskelere göre ayrıştırmadan yan yana durabileceğiz?

deniz göktaş maske

Lisede bir arkadaşım vardı. Hiç içki içmezdi ama bazen bizimle rakı sofrasına otururdu. Sadece sohbete, muhabbete, o anki duyguya ortak olurdu. Ben ise oruç tutmamama rağmen iftarlara katılırdım; herkes gibi ezanın okunmasını beklerdim. Sırf sofra daha kalabalık olsun, dostluğumuzun paylaşılan anları çoğalsın diye...

Belki de ihtiyacımız olan tek şey; birbirimizin maskelerini, kıyafetlerini veya inançlarını yargılamadan, sadece o kalabalık sofralardaki yerimizi yeniden hatırlamaktır.

Fakat “biz değil, onlar hatırlamalı” dediğimiz an, o naif masalar devriliyor ve en başa geri dönüyoruz. Yine bir aile, kanlı bir katliamın külleri arasından sağ çıkmalı. Bir çocukları olmalı. Geçmişin öfkesiyle değil, inatçı bir umutla büyüyen bir çocuk. Bu kişi, hiç kimsenin “bizden” veya “onlardan” süzgecine girmeden, doğruyu tarafsızca savunmalı. Tıpkı devasa, uyuyan maskelerin önünde durup, sağır bir topluma seslenen o yalnız figür gibi.

Sonra, elbette beklenen son gelmeli: Yargılanmalı. Bir hücreye atılmalı. Onun adalet arayan o telaşsız, o naif hali, bana Erdal Eren‘i çağrıştırmalı. Darağacına yürürken bile gözlerindeki o çocuksu aydınlığı, o tertemiz haklılığı kaybetmeyen, yaşı büyütülerek asılan o çocuğu...

İşte tam o an, bir şeyler yazmalıyım diye hissetmeliyim. Sen de kendini bu yazıyı okurken bulursun.

Arkeo Akademi Blog

Tüm Yazıları Görüntüle

ArkeoBlog

Blog yazı listesine geri dönmek için aşağıdaki butona tıklayınız.