Nolan’ın Odysseia’sı

Dikkat, bu yazı spoiler içerir. Maruz kalmak istemiyorsanız lütfen okumayın.

Babamın bir halası vardı. Yurt dışında kızının yanında yaşar, bizim evde rahat ettiği için Türkiye’ye geldiğinde bizde kalırdı. Ben de ona hep "Hala" derdim, bu nedenle adını bile bilmiyorum. Kocaman, yufka bir yüreği vardı. Belki de Dersim Olayları sırasında çok küçükken kaybolmuş, öldü sanılmış, uzun bir süre sonra hayatta olduğu anlaşılmış ve evine geri dönmüş olması onu daha da duygusal yapıyordu.

Bazen beraber televizyondan film izlerdik. Ekrana bağırırdı: “Gitme kızım, seni kandırıyor!” “Hala,” derdim, “o seni duyamaz. Varsayalım ki duydu; zaten film çekilmiş, kendi akışında devam edecek.” “Olsun!” derdi. “Ben uyarayım da…” Sonra filmde kötü bir şey olduğunda hüngür hüngür ağlardı. “Hala,” derdim, “bu bir film. Biri yazıyor, onlar da oynuyor. Gerçek değil ki, üzme kendini. Ağlama.” “Ben de biliyorum ama gerçek hayatta da oluyor bunlar. Üzülüyorum onlar için.” derdi.

Hiç anlamazdım o zamanlar. Ben de yaş aldıkça Hala gibi duygulanıyorum. Odysseus’un evine, İthaka’ya dönüşü sırasında oğlu Telemakhos ile konuşması, köpeğinin onun dönmesini beklemesi ve o döndüğünde köpeğinin yaşlılık kaynaklı ölümü, ardından karısı Penelope ile kavuşup konuşması sırasında hüngür hüngür ağladım…

Nolan’a lise yıllarından beri hayranım. Belki de "hayranız" desem daha doğru olabilir. Derslerde düz anlatımlı sanatsal Fransız filmlerini izlemeye veya Gülün Adı gibi Orta Çağ Avrupası’nı anlatan bir Umberto Eco kitabının Fransızcasını okuyup, Fransızca dublajlısını izlemeye alışkın olduğumuz bir dönemdi. Hollywood ise benim için sadece aksiyon ve yüksek bütçeli prodüksiyon demekti. Tam da böyle bir dönemde Memento diye bir film bizleri çok şaşırtmıştı. Film ve akışı hakkında uzun uzun tartıştığımızı çok net hatırlıyorum. İşte 2000’lerden beri Nolan benim için hep farklı bir yere sahip. Inception’da insan bilincini mekan gibi kullanması veya derinlikli anlatımları beni hep etkilemiştir. Bu nedenle filmi ilk duyurulduğundan beri büyük bir heyecanla bekliyordum.

Prömiyerini izleyenlerin yorumlarını, hakkında çıkan eleştirileri merakıma yenik düşerek hemen okudum. “Nolan’ın başyapıtı geliyor!” diyorlardı. Ne yalan söyleyeyim, bence bu film Nolan’ın en zayıf filmi ve bu filmle beraber Nolan artık her yeni işinde daha fazla düşüşe geçiyor. İnsanların o beğeni baloncuklu yorumları ise Hollywood’un en büyük bütçeli filmlerine ve çağımızın dahisisine "kaka" diyememekle ilişkili…

Aslında film çok iyi başladı. İthaka’da, Penelope’nin taliplerinin evi doldurduğu bir sahnede, elinde meddah gibi rhabdos (ῥάβδος) yani asa tutan ozanın destan okumasıyla başlıyor film. Bende epik bir destanın başladığı etkisini uyandırıyor. Bundan öncesinde ise Nolan, bizi büyünün gerçek olduğuna inanılan bir zamana götürdüğünü söylüyor. Diğer bazı filmlerinde de filmin sonunu veya ne anlatacağını aslında en başında vermeyi tercih ettiğini görmüştük; mesela Tenet’te. Ozanın anlatımı, Nolan’ın bugüne kadarki etkisiyle birleşiyor. Hatta Odysseia destanının anlatımı o kadar iyidir ki; Odysseus’un başından geçenler bize çizgisel bir anlatım şeklinde sunulmaz. Nolan’ın önceki filmlerinde başarılı bir şekilde hafıza, bilinç, zaman ve gerçeklik ile oynaması ve filmin girişi çok şey vadediyor.

Sonra film arasına kadar bildiğimiz hikaye akıp gidiyor. Tepegöz tasarımının farklı yapılmış olması bende iyice merak uyandırdı, "Acaba Nolan nelerle oynadı?" diye… Ancak film arası geldiğindeki hissim, bunun sadece büyük bütçeli, sıradan bir Hollywood filmi olduğu yönündeydi. Nolan her şeyi IMAX kameralarla çekmeye o kadar odaklanmış ki bu filmde içerikten kopmuş hissi veriyor; tam bir hayal kırıklığı…

Filmin ikinci yarısı ise çok daha başarılı. Destanda açıkta kalan ve çok detaylandırılmayan bazı olayların altını kalınca çiziyor Nolan. Mesela Odysseia 4. Kitap'ta Telemakhos'un, kayıp babasının izini sürmek için Sparta'ya, Kral Menelaos ve Helen'in yanına gitmesi gibi... Burada Menelaos, Troia Atı'nın içindeki karanlıkta bekleyen askerlerin yaşadığı gerilimi anlatır. Ya da 8. Kitap'ta Odysseus, yurdu İthaka'ya dönmeye çalışırken Phaiakların adasına varır. Henüz kimliğini açıklamamış bir yabancı olarak kralın sarayında ağırlanırken kör ozan Demodokos'u dinler. Odysseus, ozandan özellikle Epeios'un yaptığı Troia Atı'nın ve Troia'nın yağmalanmasının hikayesini söylemesini ister. Ozan; Odysseus ve diğer Akaların atın içinden çıkıp şehri nasıl kana buladığını, Deiphobos'un evinde yaşanan büyük çarpışmayı anlatır. Bu hikayeyi dinleyen Odysseus savaşın acı anılarıyla gözyaşlarına boğulur. İşte burada Nolan’ın görsel anlatısı çok daha etkileyici olmuş. İnsanın içine işliyor.

Filmin en başarılı yanı da aslında bu. Epik bir kahramanlık hikayesi anlatımı değil; 10 yıllık gerilimin ardından Troia’nın Akhalar tarafından nasıl da yağmalandığı... İnsanın yıkıcılığı. Destanda olmayan ama filmde sıklıkla karşımıza çıkan, denizden gelenlere bir gönderme var. Bugün modern anlatımda Deniz Kavimleri Göçü dediğimiz; Tunç Çağı’nın bilinen sonu olarak konumlandırdığımız Mikenler, Hititler gibi büyük krallıkların son bulması ve yaklaşık 300 yıllık bir "Karanlık Çağ" dediğimiz dönemin başlaması... Bu sırada yazınsal aktarımın kesilmesine film boyunca göndermeler var. Ve Nolan bunu Odysseus’un ağzından çok güzel anlatmış: “Biz Troia’yı yok ettik,” diyor. Bir dengeyi, iletişimi, ticareti bozduklarını ve devamının da domino etkisi gibi geldiğini anlatıyor. Hatta bir sahnede Penelope, “Denizden gelenler siz misiniz yoksa?” diye şaşırıyor. Ancak bir de altyazıda biraz dikkatli davranılsa ve hiç olmayan bir yer ismiyle değil; Troia veya Türkçe adıyla Troya diye doğru yazılsaymış keşke… Ne zaman kurtulacağız acaba Troia’nın yanlış isimle anılmasından…

Filmin yer seçimlerini çok beğendim. Odysseus, uzun seyahatleri sırasında neredeyse tüm Akdeniz’i dolaşır. Bu coğrafi çeşitlilik bence filmde çok iyi yansıtılmış. Destanın lokalizasyonunun gerçek dünyadaki görünümüne olabildiğince dikkat edilmiş. Abartılı bir vurgu verilmediği sürece mekanlar ve kostümler de çok başarılı. İthaka tam da gözümde canlandırdığım gibi. Tepenin üzerine kurulmuş, bey sarayının çevresi yüksek taş duvarlarla çevrili; küçük, basit bir yerleşim. Ancak Troia surları biraz abartılı süslü. Yine de bence makul düzeyde. Özellikle ufak detaylar çok başarılı. Mesela İthaka’daki sarayda sütunlar, arka planda kalan ve süs gibi duran taht, Knossos’taki arkeolojik buluntularla bire bir benzer. Erken Tunç Çağı’nın Minos buluntularını, Geç Tunç Çağı Akha saraylarına taşımışlar. Takılar, müzelerde görmeye alışık olduklarımızla aynı. Süslü ama sade. Kostümlerde Agamemnon’un Dark Knight’a benzemesine veya tüylü miğferlere takılmazsanız gayet başarılı. Gemiler de çok iyi. 50 kürekçili pentekonteros veya daha küçük 30 kürekçili triakonteros film boyunca karşımıza çıkıyor. O sıkışıklık, basitlik ve zorluk çok rahat hissediliyor.

Oyuncu seçimlerini çok beğendim. Matt Damon gerçekten Odysseus olmuş. Duruşunun basitliğinde bile o bilgelik hissediliyor. Oğlu destanda daha genç olsa da Tom Holland hiç sırıtmıyor. Athena’nın epiteti Glaukopis’i sık sık tekrarlıyor Telemakhos; Odysseus’a söylediğinde de tam yerine oturuyor. Anne Hathaway, lisede Fransızca derslerinde gizli gizli sıranın altında o destanı ilk okuduğumda hayal ettiğimden bile daha iyi bir Penelope olmuş. Robert Pattinson tam bir pislik olmuş, rolünün hakkını çok iyi vermiş.

Lupita Nyong’o’dan siyahi Helen olur muymuş, olmaz mıymış tartışması bana çok sığ geliyor. Buna hiç girecek değilim, oyuncuların ten renklerine takılacak değilim. Kopan bu yaygaranın da insanların diğer konularda derinleşebilecek birikimleri olmadığı için koparıldığını; bazılarının ise bu rüzgara sadece etkileşim için yelken açtığını düşünüyorum. Zendaya çok iyi bir Athena olmuş. Çekimler sırasında gerçek boyu hiç ekrana yansımamış; ince, dik, uzun, zarif ama güçlü bir Athena olmuş. Bu arada birinin ten rengine takılınacaksa, o kişi Zendaya olmalıydı. Çünkü Athena’nın epitetlerinden biri Parthenos, yani bakiredir. Özellikle Atina’daki Athena bu sıfatla anılır. Belki de bu saflığa vurgu yapmak için ünlü heykeltıraş Phidias, MÖ 5. yüzyılda akropoldeki tapınak için yaptığı heykelde altın ve fildişi kullanmıştı. Kıyafetler altından; tanrıçanın teni, yüzü, kolları, elleri ve ayakları ise fildişindendi. Fildişinin hafif sarımsı, pürüzsüz ve hafif yarı saydam dokusu, insan tenine çok benzeyen canlı ve gerçekçi bir görünüm sağlıyordu. Zendaya duruşuyla çok yakışsa da ten rengi hiç de böyle değil ama dediğim gibi ten renginin benim için bir önemi yok.

Filmde kadınların ten renginden ziyade kullanılan o anlamsız değişiklikler hakkında konuşmak gerek sanki. Mesela Menelaos karısı Helen’i geri aldığında, onun dillere destan güzelliğine zarar vererek, öcünü almak için yüzüne zarar verdiğini açıklıyor. Kendi kaderini tayin eden Helen’in yerine, yüzüne kezzap dökülerek cezalandırılan kadınlar gibi pasif bir kurban rolü biçilmiş. Film boyunca Athena olduğunu sandığımız Zendaya'nın ise aslında yağma sırasında öldürülen masum bir Troialı olduğunu ve Odysseus’un vicdan azabıyla gördüğü bir sanrı olduğunu anlıyoruz. Nerede o müdanasız Promakhos yani ön safta çarpışan Athena?

Tanrılar ise filmde hem varlar hem de yoklar; doğanın gücü olarak kendilerini gösteriyorlar. Bu nedenle film, destanda bittiği gibi de bitemiyor. Deus ex machina olarak Athena gelemiyor. Troia yağmasında insanın yıkıcılığını, Odysseus’un pişmanlığını, Agamemnon’un zenginlik hırsı için yaptıklarını anlatan Nolan; Odysseus’u kendi soyunun tahtta kalmasını sağlayan bir kahraman olarak gereksiz, abartılı bir dövüş sahnesiyle muzaffer bir baba, bir güç figürü olarak tasvir ediyor. Daha fazlasını hep bize sunmuş olan Nolan’dan tabii ki daha fazlasını beklerdim.

Nolan’ın Odysseia’sı pek olmamış. Güzel bir film olmuş ama Nolan’a pek yakışmamış.

Gemini_Generated_Image_c80g1vc80g1vc80g
Arkeo Akademi Blog

Tüm Yazıları Görüntüle

ArkeoBlog

Blog yazı listesine geri dönmek için aşağıdaki butona tıklayınız.