Neolitik Zihnin Kodları: Karahantepe’de Yaban Domuzu, Tilki ve Akbaba Sembolizmi

Taş Tepeler projesi, insanlık tarihinin en karanlıkta kalmış dönemlerine ışık tutmaya devam ediyor. 2025 Karahantepe kazılarında, ritüelistik bir eylemin parçası olarak steril kırmızı toprakla mühürlenmiş bir mekanda bulunan taş kap ve içindeki hayvan heykelcikleri (yaban domuzu, tilki, akbaba), arkeoloji dünyasında yeni bir tartışma başlattı. Bu buluntu, basit bir depolama eyleminden ziyade, karmaşık bir sembolizmin ve inanç sisteminin fiziksel tezahürüdür.

Bu makale, söz konusu hayvanların seçimindeki motivasyonları arkeolojik veriler ve kültürel antropoloji ışığında irdelemeyi amaçlamaktadır. Yaban domuzunun gücü, tilkinin kurnazlığı ve akbabanın ölümle olan dansı; James George Frazer, Felicien Challaye, Emile Durkheim ve Kürşad Demirci’nin gibi düşünürlerin teorik merceğinden geçirilerek yeniden okunacaktır. Karahantepe’nin kırmızı toprağı altında saklanan bu sembolik dili, dinler tarihi ve sosyolojik perspektiflerle deşifre etmeye hazır mısınız?

Totemizmin İzinde: Sembol, Klan ve Kutsal

Pozitivizmin çizgisel ve ilerlemeci tarih anlayışına göre, insanlığın ilk inanç durağı genellikle totemizm (ongunculuk) olarak kabul edilir. Bu teorik altyapı, sadece genel bir kabulden ibaret değildir; aynı zamanda Klaus Schmidt’in Göbeklitepe’yi ilk değerlendirirken kullandığı "totem ve toplanma alanı" yorumunun da temel dayanağını oluşturur. Zira bu bakış açısına göre totem, bir klanın üyeleriyle manevi bağ kurduğu, kutsal sayılan hayvan veya bitkilerdir.

Emile Durkheim, Dinsel Yaşamın İlkel Biçimleri adlı eserinde bu ilişkiyi oldukça çarpıcı bir metaforla açıklar: Klanların hayvan sembolizmi, Orta Çağ Avrupa’sının hanedan armalarına benzer. Totem, klan için öncelikle bir "isim" ve bir "im"dir. Örneğin, "Tilki Klanı"na mensup bireyler için sadece tek bir tilki değil, türün tamamı kutsal kabul edilir. Ancak Durkheim burada ilginç bir paradoksa dikkat çeker: Totem olarak seçilen hayvanın tasvirleri (resmi, heykeli), yaşayan hayvanın kendisinden daha kutsal kabul edilmektedir. Karahantepe’de taş kap içinde bulduğumuz heykelcikler, tam da bu "tasvirin kutsallığı" ilkesini doğrular niteliktedir. Kutsal gücün (kut), hayvanın kendisinden ziyade bu sembolik nesneler aracılığıyla insana geçtiğine inanılır.

Bu inanç sistemi, sadece bir aidiyet belirtisi değil, aynı zamanda kapsamlı bir kozmolojidir. Felicien Challaye, totemizmin evreni anlama ve sınıflandırma biçimi olduğunu aktarırken; Durkheim, din olgusunun temelindeki can, ruh ve Tanrı gibi kavramların kökenini totemizme dayandırır. Ona göre atalar, aslında totemin parçalanmış ve bireyselleşmiş biçimleridir.

Mekanın ve bedenin kutsallığı bahsinde ise karşımıza yine "kırmızı" rengin gizemi çıkar. Challaye, insan bedeninin belirli bölgelerinin (özellikle baş kısmının) özel bir kutsallığı olduğunu vurgular. Neolitik dönemde kafataslarının aşı boyası ile boyanarak kırmızı bir görünüm kazandırılması, bu kutsallık atfının en somut örneğidir. Karahantepe’deki taş kabın bulunduğu mekanın steril kırmızı toprakla örtülmüş olması da, Challaye’ın işaret ettiği bu "kutsal kırmızı" geleneğinin, bedenden mekana taşınmış bir uzantısı olarak okunabilir.

 

Görünmez Gücün Kaynağı: "Mana"

Totemizmin kozmolojisini anlamak için sadece sembollere bakmak yetmez; bu sembollere "can" veren metafizik yakıtı, yani Mana ve onun koruyucu zırhı olan Tabu kavramlarını da irdelemek gerekir.

Challaye, Mana’yı tanımlarken bizleri maddenin ötesine davet eder. Ona göre Mana; "hem maddi hem manevi, her yere yayılmış, kutsal imlerde ve yaratıklarda tezahür eden ancak kişiliği olmayan bir güçtür." Bu, Kuzey Amerika yerlilerinden (Siyu, Irokua, Algonkin) Melanezya’ya kadar pek çok arkaik toplumda karşımıza çıkan evrensel bir "kudret" algısıdır. Melanezya dininde bütün amaç, bu doğaüstü gücü elde ederek bireysel veya toplumsal bir üstünlük sağlamaktır.

Karahantepe’deki taş kap içindeki heykelcikleri bu bağlamda düşündüğümüzde, Challaye’ın şu tespiti adeta bu buluntuyu tarif etmektedir:

"Totemizm hayvanın veya tasvirin değil, bir çeşit isimsiz ve kişilikdışı gücün dinidir... Bu güç, kalıbı içine girdiği öznelliklerden öylesine bağımsızdır ki, onlardan önce var olduğu gibi, onlardan sonra da yaşamaya devam eder."

Yani, 2025 kazılarında bulunan o taş yaban domuzu veya akbaba, sadece bir taş parçası değil, "Mana"nın o dönemdeki geçici konaklarıdır. Nesiller geçer, bireyler ölür ancak Mana, kırmızı toprakla örtülmüş o kapta veya başka bir formda varlığını sürdürür. Bu güç, dünü yarına bağlayan, ölümsüz ve şekilsiz bir enerjidir.

Yasak Bölge ve Kutsal Ziyafet: "Tabu"nun İki Yüzü

Bu denli güçlü bir enerjinin (Mana) başıboş bırakılması düşünülemez. İşte burada devreye Tabu girer. Tabunun temel işlevi, kutsal olan ile olmayanı kesin çizgilerle ayırmaktır.

Totemizmde klanın simgesi olan hayvanı öldürmek, ona zarar vermek veya onu yemek genellikle en büyük "tabu" yani yasaktır. Ancak bu kuralın çok kritik ve dramatik bir istisnası vardır: "Kominyon". Bu ritüel, kurban etinin topluca yenildiği, bu sayede klan üyelerinin totemle –ve dolayısıyla o görünmez güç Mana ile– fiziksel olarak bütünleştiği kutsal bir şölendir.

Karahantepe’de söz konusu mekanda yapılan kazılar, bu teorik yaklaşımı destekleyen somut arkeolojik kanıtlar sunmaktadır. Aynı yapı içerisinde tespit edilen çok sayıda ocak ve fırın izi, buranın sadece sessiz bir tapınma alanı değil, aynı zamanda yoğun pişirme ve toplu yemek aktivitelerine sahne olan bir ritüel mekanı olduğunu göstermektedir. Bu bulgular, Durkheim’ın bahsettiği "kutsal ziyafet" (kominyon) olgusunun Neolitik dönemdeki fiziksel karşılığı gibidir.

Mekandaki buluntular sadece yemek artıklarıyla sınırlı değildir; ritüelin hafızası kemiklere de kazınmıştır. Odada kurt çeneleri, leopar, akbaba ve tilki gibi hayvanlara ait kemiklerin rastgele değil, bilinçli bir biçimde bırakılmış olması dikkat çekicidir. Bu durum, hayvanların sadece besin olarak tüketilmediğini, kemiklerinin de sembolik bir değer taşıdığını ve ritüelin bir parçası olarak mekana yerleştirildiğini kanıtlar.

Sonuç olarak; önce ziyafetle (kominyon) Mana'nın paylaşıldığı, ardından hayvan kemiklerinin ve heykellerin taş kaba konularak steril kırmızı toprakla örtüldüğü bir "kapanış" seremonisi ile karşı karşıyayız. Bu "kapatma" eylemi, nesneleri ve mekanı "tabu" haline getirerek, onları gündelik yaşamın temasından ve tehlikelerinden izole edip ebedi bir kutsal alana hapsetmiştir.

Doğanın Ruhu ve Büyünün Doğuşu: "Animizm"

Dinsel düşüncenin evriminde, Totemizmin ardından gelen ikinci büyük eşik Animizm olarak tanımlanır. Ancak bu geçiş keskin bir kopuş değildir; Totemizmin temelini oluşturan "mana", "tabu", "yarı insan-yarı hayvan varlıklar" ve "atalar kültü" gibi kavramlar, Animizmin içinde de varlığını sürdürür. Aradaki temel fark, artık doğadaki nesnelerin sadece bir sembol değil, kendi ruhuna ve iradesine sahip canlılar olarak görülmesidir.

Peki, insan bu ruhlarla dolu dünyayla nasıl başa çıkar? Salomon Reinach bu noktada büyüyü, Animizmin "tekniği ve stratejisi" olarak tanımlar. Yani büyü, doğaüstü güçleri manipüle etmek için geliştirilen bir eylem planıdır.

"Benzer, Benzeri Yaratır": Öykünmeli Büyü

Felicien Challaye, bu stratejinin en ilkel ve yaygın biçimi olan "Öykünmeli Büyü"yü şöyle detaylandırır:

"Bir olayın benzeri yapılmakla, o olayın meydana gelmesine yol açılabilir. Bir savaşa girişilmeden önce, bunun ayrıntıları adeta temsil edilir, oynanır, savaş dansları yapılarak zafer böylece sağlama bağlanır. Birtakım tapınma yöntemlerine uygun olarak su döküldüğü zaman, yağmur yağması sağlanır."

Bu perspektifi Karahantepe’ye uyarladığımızda, taş kap içindeki yaban domuzu, tilki ve akbaba heykelleri bambaşka bir anlam kazanır. Bu figürler, sadece estetik birer obje değil, bir olayı "çağırmak" ya da "kontrol altına almak" için üretilmiş büyüsel araçlardır. Belki de bu vahşi hayvanların heykellerini yapıp onları kapalı bir alana hapsederek, gerçek hayattaki tehlikeli versiyonlarını da kontrol altına almayı (veya güçlerini klan adına kullanmayı) amaçlamışlardı.

Sanatın Büyüsel Kökeni

Bu ritüelistik üretim süreci, sanatın doğuşuna dair de bize ipuçları verir. Challaye’ın şu tespiti, Taştepeler’deki o muazzam işçiliğin motivasyonunu açıklar niteliktedir:

"Renkli ve renksiz resmin, heykelin, raksın, müziğin; doğrudan ya da dolayısıyla tüm güzel sanatların kökünde animist büyücülüğün belki bulunabileceği gözlenmiştir."

Karahantepe ustaları, o sert kireçtaşını yontarken aslında "sanat" yapmıyorlardı; onlar, doğadaki güçlere hükmetmek için gerekli olan en hayati "büyü aletlerini" üretiyorlardı. Belki de heykel ne kadar gerçekçi olursa, büyünün de o kadar güçlü olacağına inanıyorlardı.

Coğrafyanın Belirleyiciliği: Neden Bu Hayvanlar?

Peki, neden özellikle yaban domuzu, tilki veya akbaba? Carl Strehlow’un klan yapılarına dair analizi bu soruya son derece rasyonel bir yanıt sunar. Ona göre bir klan, totem (im) olarak "öteden beri toplanmayı adet edindiği yerin yakınında en çok bulunan hayvanı veya bitkiyi" seçer.

Bu perspektif, Taştepeler kültürünün sembolizmini doğrudan ekolojiye bağlar. Bugün Güneydoğu Anadolu’da bu hayvanların bazılarına rastlamıyor olsak da, arkeozoolojik veriler tarih öncesi dönemde bu canlıların bölgenin hakim unsurları olduğunu kanıtlamaktadır. Yani Karahantepe insanı, hayali canavarları değil; korktuğu, avladığı, gökyüzünde süzülüşünü izlediği ve gündelik hayatının parçası olan "komşularını" kutsallaştırmıştır. Bu seçimler, mitolojinin coğrafyadan bağımsız olmadığının en somut delilidir.

1. Yaban Domuzu: Tahılın Ruhu ve Toprağın Öfkesi

Karahantepe’deki taş kabın içinde yer alan figürler arasında, fiziksel gücü ve saldırgan tabiatıyla en dikkat çekici olanı şüphesiz yaban domuzudur. Neolitik ikonografide dişleri dışarı taşmış, ağzı açık ve her an saldırıya hazır bir pozisyonda tasvir edilen bu hayvan, sadece bir av objesi değil, aynı zamanda korkulan ve saygı duyulan maskülen bir gücün temsilcisidir.

Ancak yaban domuzunun sembolizmi, kaba kuvvetin çok ötesine, tarımın ve yerleşik yaşamın köklerine uzanır.

Frazer ve "Tahıl Ruhu" Olarak Domuz

James George Frazer, Altın Dal adlı eserinde yaban domuzunu "Tahıl Ruhu" kavramıyla ilişkilendirir. Frazer’a göre arkaik toplumlarda, tarladaki ekinleri rüzgarla dalgalandıran görünmez gücün, ekinlerin arasında koşan bir yaban domuzu olduğuna inanılırdı.

Burada müthiş bir paradoks gizlidir: Yaban domuzu, tarlaları talan eden, ekinleri çiğneyen bir "düşman" iken; aynı zamanda o ekinin ruhunu taşıyan, toprağı burnuyla kazarak (bir nevi saban gibi) havalandıran kutsal bir varlığa dönüşmüştür. Karahantepe’deki heykelcik, belki de bu "yıkıcı ama bereket getirici" gücü kontrol altına alma çabasının bir ürünüdür. Onu taş bir kaba hapsedip üzerini kapatmak, toprağın öfkesini dindirip bereketini (tahılı) korumak anlamına gelebilir.

Demeter Kültü ve Antik Yunan’daki İzler

Bu sembolik bağ, binlerce yıl sonra Antik Yunan mitolojisinde Demeter (Bereket ve Tarım Tanrıçası) kültünde karşımıza çıkar. Demeter onuruna düzenlenen Thesmophoria festivallerinde, domuzların kurban edilerek çukurlara atılması ve çürüyen kalıntılarının tohumlarla karıştırılarak tarlalara serpilmesi, Neolitik kökenli bir "bereket büyüsü"dür.

Benzer şekilde, bitki örtüsünün ve baharın simgesi olan Adonis’in bir yaban domuzu tarafından öldürülmesi de tesadüf değildir. Frazer bu miti, tahılın (Adonis) hasat zamanı orakla (yaban domuzunun dişiyle) biçilmesi metaforu üzerinden okur. Kürşad Demirci de araştırmalarında bu noktaya dikkat çekerek, domuzun Ortadoğu ve Anadolu inanç coğrafyasında her zaman "yer altı, ölüm ve yeniden doğum" döngüsüyle ilişkili olduğunu vurgular.

Kutsallıktan Tabuya: Neden Yasaklandı?

Kürşad Demirci’nin perspektifinden bakıldığında, yaban domuzunun sonraki dönemlerde (özellikle Sami dinlerinde) şiddetli bir tabu haline gelmesi ve "kirlilik" ile özdeşleştirilmesi, aslında onun ne kadar güçlü bir totem olduğunun kanıtıdır. Demirci, bir dönemin "en kutsalının", değişen inanç sistemleriyle birlikte "en yasaklıya" dönüştüğünü belirtir.

Karahantepe’de, steril kırmızı toprak altında bulunan yaban domuzu heykeli, henüz bu hayvanın "kirli" değil, aksine "kutsal ve korkutucu" olduğu bir çağa tanıklık etmektedir. O, toprağı eşeleyen, tahılın ruhunu taşıyan ve ancak ritüellerle yatıştırılabilen yer altı dünyasının bekçisidir.

2. Tilki: Eşiklerin Bekçisi ve Kurnaz Gezgin

Yaban domuzunun temsil ettiği kaba kuvvet ve maskülen saldırganlığın aksine, taş kabın içindeki diğer bir figür olan Tilki, zekanın, kurnazlığın ve görünmezliğin sembolüdür. Göbeklitepe ve Karahantepe ikonografisinde en sık rastlanan hayvan olması, onun Neolitik insanı için sıradan bir avdan çok daha fazlası olduğunu gösterir.

Tilki, doğası gereği "liminal" (eşikte duran) bir varlıktır. Ne tam anlamıyla vahşi doğanın derinliklerinde kaybolur ne de insanın yaşam alanından tamamen uzaklaşır. Yerleşim yerlerinin kıyısında dolaşan, çöp ve artıklarla beslenen, gece ile gündüzün sınırında (alacakaranlıkta) ortaya çıkan bu canlı; iki dünya arasındaki geçişkenliği temsil eder.

Frazer ve "Kızıl Buğdayın Ruhu"

James George Frazer, Altın Dal eserinde tilkinin tarım toplumlarındaki büyüsel rolüne özel bir parantez açar. Avrupa ve Ortadoğu folklorunda, ekinlerin sararıp olgunlaşması ile tilkinin kızıl kürkü arasında sembolik bir bağ kurulmuştur. Frazer, tahıl tarlalarında rüzgarla oluşan dalgalanmaların "tarlada koşan bir tilki" olarak yorumlandığını ve bu hayvanın "Tahıl Cini" olarak görüldüğünü aktarır.

Hatta antik hasat ritüellerinde, ekinlerin "yanmasını" (hastalanmasını) önlemek veya güneşin bereketini simgelemek adına tilkilerin kuyruklarına meşaleler bağlanarak tarlalara salındığı ritüellerden bahseder. Karahantepe’deki tilki heykelciği, belki de bu "ateş ve tahıl" bağlantısının en erken, prototip halidir. Onu taş bir kaba koyup "saklamak", buğdayın ruhunu hasat sonrasında muhafaza etme veya güneşin yakıcı etkisini kontrol altına alma büyüsü olabilir mi?

Kurnazlık ve Totemik Ata

Totemizm analizleri ışığında bakıldığında, tilkinin klan için bir "öğretici ata" figürü olması da muhtemeldir. Avcı-toplayıcı toplumlarda hayatta kalmak sadece kas gücüne (yaban domuzu) değil, aynı zamanda stratejiye, sessizliğe ve kurnazlığa (tilki) bağlıdır. Durkheim’ın "klan, totemin özelliklerini kendine mal eder" prensibinden hareketle; "Tilki Klanı" üyelerinin kendilerini bu hayvanın zekasıyla özdeşleştirdikleri, onun gibi "görünmeden gören" bir yeteneğe sahip olmayı (Mana) arzuladıkları düşünülebilir.

Ölümle Yaşam Arasındaki Rehber

Ancak tilkinin en karanlık yüzü, onun ölümle olan ilişkisidir. Leş yiyebilen bir canlı olması, tilkiyi Neolitik insanın gözünde "öte dünya ile temas kuran" bir rehber konumuna getirmiş olabilir. Karahantepe’deki o steril odada, tilki kemiklerinin bulunması bu hayvanın ruhun yolculuğuna eşlik ettiğine dair bir inanç olabileceğini düşündürmektedir.

Taş kabın içindeki tilki; yaşayanların dünyasından ölülerin dünyasına, yer üstünden yer altına sızabilen yegane varlık olarak, bu tehlikeli yolculuğun hem rehberi hem de bekçisidir.

3. Akbaba: Ölümün Kanatlı Efendisi ve Gökyüzü Gömütü

Yaban domuzu toprağın öfkesini, tilki yaşamla ölüm arasındaki kurnaz geçişi temsil ederken; taş kabın içindeki diğer bir figür olan Akbaba, bakışlarını doğrudan gökyüzüne ve sonsuzluğa çevirir. Taştepeler kültürünün ikonografik hafızasında akbaba, sıradan bir kuş değil, ölümün ve yeniden doğumun baş mimarıdır.

Bu kuşun sembolik gücünü en net biçimde, Göbeklitepe’nin meşhur 43. dikilitaşında görürüz. Kanadında bir disk belki de ölünün kafatasını (muhtemelen ruhu simgeleyen) taşıyan akbaba rölyefi, bu canlının Neolitik insan için bir "ruh taşıyıcısı" olduğunu haykırır.

"Gök Gömütü" (Excarnation): Bedenden Kurtuluş

Karahantepe’de bulunan akbaba heykelleri düşünüldüğünde, karşımıza tüyler ürpertici ama bir o kadar da spiritüel bir ritüel çıkar: Ekskarnasyon ya da bilinen adıyla "Gök Gömütü".

Neolitik inanç sisteminde beden, ruhun özgürleşmesi için kurtulunması gereken etten bir hapishanedir. Ölüler, yüksek platformlara veya açık alanlara bırakılarak akbabaların gelmesi beklenir. Akbaba, ölünün etini (profan/geçici olanı) yiyerek kemikleri (kutsal/kalıcı olanı) temizler. Bu eylem, vahşice bir parçalama değil, aksine merhametli bir arındırma işlemidir. Akbaba, ölüyü kendi bünyesine alıp gökyüzüne havalandığında, ruhu da mecazi ve fiziksel olarak "yukarıya", tanrıların katına taşımış olur. Taş kaptaki akbaba heykeli, işte bu kutsal taşınma işleminin garantörüdür.

Mısır’dan Kalan Miras: Tavanlardaki Koruyucular

Bu sembolik dil, Taştepeler ile sınırlı kalmamış, binlerce yıl sonra Antik Mısır medeniyetinde de yankılanmıştır. Mısır mitolojisinde akbaba tanrıça Nekhbet, firavunun ve krallığın koruyucusu olarak kabul edilir. Ancak daha çarpıcı olan detay, Mısır mezar yapılarının ve tapınaklarının tavanlarında sıkça rastlanan, kanatlarını iki yana açmış akbaba tasvirleridir.

Neden tavana, yani mekanın "gökyüzüne" akbaba resmedilir? Çünkü tıpkı Karahantepe’de olduğu gibi, Mısırlılar için de akbaba, "yukarının" bekçisidir. O, mezar odasındaki ölüyü kanatları altına alarak koruyan ve onun göksel yolculuğuna rehberlik eden ilahi bir canlıdır. Karahantepe’deki taş kapta saklanan akbaba ile Mısır mezar tavanlarındaki akbaba, aynı korkunun ve umudun (ölümden sonra korunma isteğinin) farklı çağlardaki tezahürleri olabilir.

Yerdeki Kırmızı, Gökteki Mavi

Sonuç olarak, Karahantepe’deki o steril mekandaki, kırmızı aşı boyası ile akbaba figürünün yan yana gelmesi tesadüf değildir. Kırmızı, kanı ve yaşamı (bedeni) simgelerken; akbaba bu kırmızılığı alıp gökyüzünün maviliğine, yani sonsuzluğa taşıyan araçtır. Bu üç hayvanın (domuz, tilki, akbaba) bir kapta birleştirilip üzerinin toprakla örtülmesi; yer altı, yeryüzü ve gökyüzü güçlerinin bir araya getirilerek devasa bir "kozmik denge" büyüsü yapıldığını düşündürmektedir.

Sonuç: Kırmızı Toprağın Altındaki Kozmik Mühür

2025 yılında Karahantepe’de gerçekleştirilen bu çarpıcı keşif, bize sadece ustalıkla yontulmuş üç hayvan heykelciği sunmakla kalmamış; aynı zamanda Neolitik insanın zihin haritasını okuyabileceğimiz kristalize bir an bırakmıştır. Steril kırmızı toprakla örtülerek dış dünyadan yalıtılan o taş kap, aslında dönemin teolojik ve kozmolojik algısının somutlaşmış bir özetidir.

Neolitik dönem insanının izini sürdüğümüz bu yolculukta, karşımıza tesadüfi olmayan, bilinçli bir "kutsal ittifak" çıkmaktadır:

  1. Yaban Domuzu: Yerin, toprağın öfkesini, maskülen gücü ve tarımsal bereketin vahşi köklerini temsil eder.
  2. Tilki: Dünyalar arasındaki geçişkenliği, kurnazlığı ve yaşamla ölüm arasındaki gri bölgeyi simgeler.
  3. Akbaba: Gökyüzünü, ölümden sonraki arınmayı (ekskarnasyon) ve ruhun sonsuzluğa yükselişini işaret eder.

Bu üçlü bir araya geldiğinde, Neolitik insanın evren tasarımı tamamlanır: Yer altı, Yeryüzü ve Gökyüzü.

Bu figürlerin, içinde ocakların tüttüğü, kurban yemeklerinin yendiği bir mekanda; kurt çeneleri ve leopar kemikleriyle birlikte ritüelistik bir coşkuyla taş kaba konulup kapatılması, basit bir saklama eylemi değildir. Bu, "Mana" adı verilen o tekinsiz ve güçlü enerjinin, "Tabu" haline getirilerek mühürlenmesidir. Karahantepe sakinleri, doğanın bu kontrol edilemez güçlerini taşın içine hapsetmiş, üzerini yaşamın rengi olan kırmızı toprakla örtmüş ve kaosu kozmosa (düzene) çevirmeye çalışmışlardır.

Arkeo Akademi Blog

Tüm Yazıları Görüntüle

ArkeoBlog

Blog yazı listesine geri dönmek için aşağıdaki butona tıklayınız.