Not: Bu linkteki yazı, "Taşlardan Miras: Türkiye’de Anastylosis Uygulamalarının Tarihi ve Etkileri" yazısının devamı niteliğindedir.

Taşların Hafızası: Anastylosis - Bilim, Gösteri ve Geri Dönülmezlik Üzerine

Öğrenim hayatım, yüksek iniş ve çıkışlarla dolu bir yolculuktu. Bu inişlerin – ve belki de göreceli olarak çıkışların – en belirginlerinden biri, liseden atılmamdı. Ardından, hiç beklemediğim bir şekilde askere gönderildim. Bu süreç benim için bir travmaydı; yakın çevrem içinse büyük bir şok.

İstanbul’dan Bilecik’e uzanan yolculuğumda, belki kaçmamam için belki de sadece destek olmak için dedem bana eşlik etti. Birliğe teslim olurken kulağıma eğilip verdiği son nasihat hâlâ aklımda: “Ne başında, ne sonunda ol sıranın. Dikkat çekme!” Bu söz, hayatım boyunca kulağımda yankılanan bir yaşam öğüdü olarak kaldı.

Bugün, o sessizliği sürdürmenin artık bir anlamı kalmadığını düşünüyorum. Oturdukları koltukların gücüne dayanarak başka kazı ekiplerinin işlerine ve ekiplerine müdahale eden, kendine ‘hoca’ diyen kişilerin; çalıştığım ekipleri zor durumda bırakmalarına karşı sustuğum konular artık dile gelmeli.

Taşlar Yerine Otururken: Orijinal Parça Oranının Önemi

Bir önceki yazıda, antik kentlerde yürütülen ayağa kaldırma projeleri — yani anastylosis uygulamaları — için Venedik’te yapılan bir toplantı sonrasında uluslararası bir standart oluşturulduğundan bahsetmiştik. Bu standart, 1964 tarihli Venedik Tüzüğü ile belirlenmiştir.

Bu tüzüğe göre:

  • Yalnızca mevcut ve birbirinden ayrılmış parçaların bir araya getirilmesine izin verilir. Yani, tamamen yeni baştan bir inşa söz konusu değildir.
  • Birleştirmede kullanılan yeni malzeme, her zaman orijinalden ayırt edilebilir olmalı ve anıtın korunmasını sağlamak amacıyla mümkün olduğunca az kullanılmalıdır.
    (Arkeolojik alanlarda gördüğünüz, ton olarak yapıyla uyumsuz bazı malzemelerin kullanılmasının nedeni budur. Çünkü yapıyı yeniden ayağa kaldıranın varlığı, onu görenlerin algısından daha uzun süreli olabilir. Herhangi bir yazılı ya da aktarılmış veri kalmasa bile, kullanılan malzemeden neyin özgün, neyin sonradan eklendiği anlaşılmalıdır.)
  • Yeni eklenen bileşenler, yalnızca yapının yapısal sağlamlığı için gerekli olanlarla sınırlı olmalı; tamamlayıcı öğeler ise hiçbir zaman yapının en üst noktalarında yer almamalıdır.
  • Boşlukları doldurmak amacıyla yeni inşa yapılmasına izin verilmez.

Tüzükte orijinal parça oranıyla ilgili net bir sınır bulunmaz. Ancak yukarıdaki kriterlere dikkat edildiğinde, zaten yapıyı ayağa kaldırmak için genellikle %90 oranında orijinal parçaya ihtiyaç duyulur. Örneğin, Aphrodisias’taki Tetrapylon, %90’a yakın orijinal parça içerdiğinden dolayı sanki hiç yıkılmamış, hep ayaktaymış izlenimi verir.

Bazı yapılarda ise orijinal parça sayısının azlığı, estetik algımızda bir tuhaflık yaratır. Antik çağların görkemli mirası bizde beğeni ve hayranlık uyandırsa da; kimi zaman yapının bize hissettirdiği “gariplik” veya “eksiklik” bu yeniden kurulum sürecinden kaynaklanır. Mimarlık, çok katmanlı bir anlatım biçimi olduğundan bu duygular her zaman anında fark edilmez. Ancak genelde, mimaride estetik duyguyu harekete geçiren şey; teknik detaylar, orijinal işçilik ve bütünlüklü malzeme kullanımındaki hassasiyettir.

Geleceği Düşünen Restorasyon: Malzeme, Yöntem ve İlke

Arkeolojik yapılarda malzeme eksikliği bazen bir taş parçasından öte, tüm bir mimari öğe — örneğin tam bir sütun — olabilir. Bu durumda, eksik parça olmadan yapının ilgili bölümü ayağa kaldırılamaz. Bazı durumlarda ise örneğin bir sütunun yalnızca bir kısmı zarar görmüştür; bu tür noksanlıkların tamamlanması gerekir. Bu amaçla arkeolojik restorasyonlarda birkaç farklı teknik kullanılmaktadır:

1. Beton Kullanımı

Knossos Sarayı

Bu yöntem özellikle 1990’lardan önce daha yaygın olarak tercih edilmiştir. En bilinen örneği, Sir Arthur Evans tarafından “yeniden yapılan” Knossos Sarayı’dır. Türkiye’de ise Assos Athena Tapınağı’nda, ziyaretçilerin yapıyı zihninde canlandırabilmesi amacıyla ve Aphrodisias’taki Aphrodite Tapınağı’nda geçirdiği yangın sonrası yaklaşık 800 yıldır aynı biçimde duran sütunların desteklenmesinde kullanılmıştır.

Bu yöntemdeki temel sorun, beton ve taşın iki farklı malzeme olmasıdır. Birbirine tam olarak kaynaşıp kaynaşmadıkları bilinemez. Betonun içindeki katkı maddelerinin, zamanla orijinal taşa zarar verme ihtimali de vardır.

Ancak günümüzde restorasyon teknolojileri gelişmiş, arkeolojik alanlarda kullanılan beton çeşitlenmiştir. Artık klasik inşaat betonları yerine özel harçlar kullanılıyor. Bu harçlar hem dayanıklı, hem kendini onarabilen özellikte hem de orijinal taşla kimyasal olarak uyumlu. Kalıplama tekniğiyle eksik parçalar hızlıca hazırlanabiliyor ve düşük maliyetle uygulanabiliyor.

2. Mermer Kullanımı

Kibyra Tholos

Arkeolojik alanların büyük bölümünde yapı malzemesi olarak mermer kullanıldığından, restorasyonlarda da en çok tercih edilen malzeme mermerdir. Özellikle 1990’lardan sonra bu yöntemin kullanımı artmıştır.

Mermerin, orijinal malzemeyle aynı fiziksel tepkileri vermesi ve kimyasal zarar oluşturmaması büyük avantajdır. Ancak mermer pahalıdır, işlenmesi zordur ve nitelikli ustalık gerektirir. Bu da maliyetleri artırır.

Yine de mermerle yapılan anastylosis örnekleri etkileyicidir:

  • Aphrodisias Tetrapylon,
  • Sagalassos Antoninler Çeşmesi,
  • Kibyra Tholos Çeşmesi,
    yeniden ayağa kaldırılan ve orijinal ihtişamı yansıtan önemli uygulamalardır.

3. Parçaların Birbirine Eklenmesi: Demirden Fiberglasa

Her iki teknikte de çözülmesi gereken kritik bir soru vardır: Yeni parça ile orijinal parça nasıl birleştirilecek?

Antik dönemde taşlar, demir kenet ve zıvanalarla birleştirilir; paslanmayı önlemek için bu bağlantılar kurşunla kaplanırdı. Günümüzde ise ya bu mevcut delikler kullanılıyor ya da yeni delikler açılarak inşaat demiriyle taşlar birbirine tutturuluyor.

Antik tekniklerle inşa edilen yapıların yaklaşık 7 şiddetindeki depremlere dayanıklı olduğu düşünülüyor. Bu dayanıklılık, kullanılan demirin esnekliği sayesinde sağlanıyordu. Modern restorasyonlarda ise daha sert inşaat demirleri kullanıldığından, çok şiddetli bir depremde yapı yıkılmak yerine taşların patlaması riski doğabiliyor. Bu durum henüz gözlemlenmedi ama ciddi bir sorun potansiyeli taşıyor.

4. “Geri Alınabilirlik” (Retreatability) İlkesi: Sagalassos Örneği

Sagalassos’taki uygulamalar bu riski göz önünde bulundurarak farklı bir yaklaşım geliştirmiştir: geri alınabilirlik ilkesi. Bu ilkeye göre, yapıların her koşulda ayakta kalması değil, orijinal malzemenin korunması önceliklidir.

Modern bağlantı elemanları — özellikle fiberglas çubuklar ve epoksi reçineler — hem yeterli yapısal destek sağlar, hem de kasıtlı olarak antik taştan daha dayanıksız olacak şekilde tasarlanır. Böylece aşırı şiddetli bir deprem durumunda antik taş değil, modern bağlantı elemanı zarar görür. Modern müdahale, antik eseri korumak için kendini feda eder.

Parametre Geleneksel Demir Kenet Fiberglas Takviyeli Polimer (GFRP)
Malzeme Demir/Dökme Demir Cam Elyafı + Polimer Reçine
Çekme Mukavemeti Orta Yüksek
Sertlik (Modül) Yüksek Orta-Yüksek
Ağırlık Ağır Hafif
Korozyon Direnci Zayıf (Paslanır) Mükemmel (Paslanmaz)
Yorulma Direnci Düşük-Orta Yüksek
Göreceli Maliyet Düşük Orta
Sagalassos'ta
Belgelenmiş Kullanım
Hayır (Modern Restorasyonda) Evet

Bu yöntemin uygulanması oldukça yenilikçi ve maliyetlidir. Projenin tam maliyeti açık kaynaklarda belirtilmese de, yaklaşık 3.500 taş parçasının bir araya getirilerek 400 blok oluşturulması, zaman ve kaynak gerekliliğini net biçimde ortaya koyar.

Ayrıca bu ayağa kaldırma projesinde, süslü mimari parçaların tamamlanması için heykeltıraşlar da görev aldı. Yani proje yalnızca teknik olarak değil, estetik ve sanatsal açıdan da tüm detaylarıyla düşünülmüş ve planlanmıştı. Ortaya konan çalışma, amacı ve ruhu olan, samimi bir restorasyon girişimiydi. Bu samimiyet ve düşünsel zemin olmadan “ayağa kaldırılan” ya da “canlandırılan” yapılar ise, ne yazık ki sulu yapılar olmaktan öteye geçemiyor.

Görmezden Gelinen Tehlike: Antik Kentlerde Deprem Gerçeği

Ülkemizde doğal afetler — özellikle depremler — sanki hiç yaşanmamış ya da bir daha hiç yaşanmayacakmış gibi görmezden geliniyor. Bu ihmalkârlık, arkeolojik alanlar için de geçerli. Bir antik kentte kazı yapılırken, bilimsel sorular sormak veya buluntuları gelecek kuşaklara aktarmak gibi öncelikler çoğu zaman geri planda kalıyor. Bunun yerine, bir “hoca”nın daha önce dokunulmamış bir alanda kazı başlatıp kendi adıyla anılacak bir miras bırakma arzusu öne çıkıyor.

Diyelim ki bu yorum fazlaca eleştirel. Bu kez de karşımıza başka bir gerekçe çıkıyor: turizm. Antik kentler, kazılarla "ayağa kaldırılarak" birer sahne dekoruna dönüştürülüyor. Böylece bölgenin turizm potansiyeli artırılmaya, ziyaretçi sayısı ve kalış süresi uzatılmaya çalışılıyor. Örneğin Pamukkale gibi turizm olanakları zaten gelişmiş bir alanda, çevresindeki kazı alanlarının sayısı artıyor; kazılar maddi destekle teşvik ediliyor.

Ancak, ne yazık ki samimiyetsizce unutulan ya da bilinçli olarak görmezden gelinen bir gerçek var: Denizli çevresindeki antik kentlerin tamamı aynı fay hattı üzerinde, aynı graben sisteminin içinde yer alıyor. Bu da demek oluyor ki, olası büyük bir depremde, ayağa kaldırılan bu kentlerin tamamı aynı anda yıkılabilir — hem de geri döndürülemez şekilde.

Bu noktada sormadan edemiyorum:
Zaten Hierapolis’te bir antik tiyatro ayağa kaldırılmışken, neden Denizli’de ikinci bir antik tiyatro daha ayağa kaldırılıyor?
Bu sorunun makul ve bilimsel bir yanıtını bulamıyorum.

“Ne Pahasına?”: Kazmak mı, Korumak mı?

En düzgün, en bilimsel kazının bile aslında bir tahribat; kazma işinin ise zamanla “daha iyisini bulma” hırsına dönüşebileceğinin farkında olan bir arkeoloğum.

Bu nedenle her zaman savunduğum gibi: Zaruri olmadıkça kazı yapılmamalıdır.
Bugüne kadar kazılmış olanlar zaten yeterli. Şimdi yapılması gereken, bu verilerin yayınlanması, yorumlanması ve paylaşılmasıdır. Çünkü aksi takdirde, bir tiyatro daha ya da bir Roma İmparatoru heykeli daha bulmak, bize müzede tozlanacak bir objeden fazlasını kazandırmayacaktır.

Üstelik, yeni açılan birçok müzede ışıklar dahi çalışmıyorken, ziyaretçiler cep telefonlarının flaşıyla eserleri görmeye çalışıyorken...

Bu şartlar altında kendime şu soruyu sormadan edemiyorum:
“Ne pahasına?”

Antik Kent Bütçeleri Infografiği

Bu Bütçeler Neden Harcanıyor? Tüm bu bütçeler neden harcanıyor?
Ziyaretçiler gelip fotoğraf çektirebilsinler diye mi? Yıkıntıların döneminde nasıl göründüğünü gözlerinde canlandırabilsinler diye mi?

Peki, buna gerçekten değer mi? Asıl amaç, yıkıntıları olduğu haliyle anlayabilen,
onları zihninde canlandırabilen bir toplum yaratmak olmalı.

Antik Kentlerin "Görkem" Tuzağı: Ayağa Kaldırma Çabaları ve Getirilen Tartışmalar

Perge ve Laodikeia Örnekleri

Bir antik kentin görkemini ziyaretçiye yansıtmak amacıyla, fazla zihinsel emek harcanmadan yapılan projelerden biri, Perge’deki “bir sütun da sen dik” girişimiydi. 2000’li yıllardan 2010’lu yıllara kadar, Perge’nin ana caddesinde onlarca sütun ayağa kaldırılarak kentin “ihtişamı” ortaya çıkarılmaya çalışıldı. Bu projeye sponsor olan bazı kurum ve kişilerin isimleri hâlâ sütunlardaki plakalar üzerinde yer almaktadır.

Benzer bir uygulama, Laodikeia’nın ilk kazı dönemlerinde de gerçekleşmişti. Kent henüz tam anlamıyla ziyaretçilere açık ve anlaşılır olmamasına rağmen, sütunlar arasında yürünebiliyordu.

Bir sütunu ayağa kaldırmak nispeten kolaydır; çünkü buluntunun biçimi bellidir, parçaları genellikle yakındadır ve konumu net olarak belirlenmiştir. Bu nedenle, bu tür projeler az zihinsel çaba gerektirir. Ancak ziyaretçi için kentin gerçek anlamda anlaşılmasında bunun ne kadar etkili olduğu tartışmalıdır. Yine de bu tür projelerle kentlerin bilinirliği artmaktadır.

Perge
Perge

Blaundos Antik Kenti’nde Ayağa Kaldırma Çalışması

Yakın zamandaki bir ayağa kaldırma haberi, ayaktaki lento ve kirişleriyle Stonehenge’e benzetilen Uşak’taki Blaundos antik kentinden geldi. Su kemerlerinin yarım dairesel taşıma bölümlerinin eksik parçaları tamamlanarak yerine konuldu. Venedik Tüzüğü’ne uygun şekilde benzer bir yapı malzemesi kullanıldı; ancak farklı tonda parçalar tercih edildi. Ama neden? Bu projeyi zorunlu kılan ya da yenilikçi kılan hiçbir unsur yok. Üstelik ortaya çıkan görüntü bence oldukça çirkin. Düşük bütçe ve işçilik kalitesiyle yapılmış gibi duruyor…

Blaundos Antik Kenti

Patara’dan Güncel Bir Ayağa Kaldırma Örneği: Deniz Feneri Projesi

Güncel ayağa kaldırma projelerinden son örnek, Patara’dan geliyor: Deniz Feneri projesi. Antik kente üstten bakan ve phallus şeklinde yükselen bu yapının tekrar ayağa kaldırılması zorunlu kılan neydi? Hantal ve masif duvar taşlarıyla yükselen bu yapının benim göremediğim estetik bir yanı var mı? Ziyaretçiler için yapının çizimi neden yetersiz görülerek, doğrudan yapının ayağa kaldırılması tercih edildi? Bu süreçte gerçekten yeni bir bilgi edinildi mi? Sanmıyorum.

Antik Kentler Müteahhitlik Alanı Değildir!

Sayılarını artırabileceğim bu projeler ile Sagalassos örneği arasındaki temel fark, yenilikçi olmamaları ve projenin her detayına ilişkin incelikli bir tasarım ve hassasiyetin eksikliğidir. Bu durumda ortaya çıkan, sadece eski yapı malzemeleri kullanılarak inşa edilmiş modern bir yapıdan başka bir şey olmuyor. Antik kentler giderek bir park veya fotoğraf seti halini almaya başlıyor.

Peki, bu harcanan paraya ve bu "görkem" hırsına gerçekten değer mi? Antik kentlerin yeni müteahhitlik alanlarına dönüşmesine izin vermeli miyiz? Çünkü ortada duran şeyin değeri, biricikliğinden kaynaklanıyor. Oluşacak zarar ise geri döndürülemez. Bu değerli mirasın korunması, popülarite ve anlık görsellik kaygılarının önüne geçmelidir.

Antik Kentler Park Değildir: Sagalassos Örneği ve Koruma Bilinci

Antik yapılar ve kentler, eşsizlikleri nedeniyle telafisi mümkün olmayan bir değere sahiptir. Bu nedenle, antik kentlerde yürütülecek her türlü çalışmada koruma öncelikli olmalıdır. Ancak ne yazık ki, kentlerin bilinirliği arttıkça onlara olan ilgi de artıyor ve bu ilgi beraberinde ziyaretçi sayısını artırmak adına akıl almaz projelere kapı aralıyor. Antik kentler, ziyaretçi sayısının sürekli artırılması hedeflenen sıradan eğlence parkları değildir.

Bu çarpık anlayışın en güncel ve rahatsız edici örneklerinden biri, geçen günlerde Sagalassos Yukarı Agora'da, Antoninler Çeşmesi önüne kurulan bir platformda sergilenen Anadolu Ateşi gösterisiydi. Bu olay, antik kentlerin birer gösteri veya set haline dönüştürülme tehlikesinin somut bir göstergesidir. Kurulan sahne, Antoninler Çeşmesi'ni tamamen kapatarak, etkinliğin orada yapılmasına vesile olan o eşsiz yapıyı adeta görünmez kıldı. Sahnedeki sanatçıların yüksek kuvvetle hoplamaları ve sıçramaları, platform üzerinden mermer zemine ciddi bir basınç uyguladı. Acaba bu mermer zeminin aynı anda kaç kişiyi veya ne kadar ağırlığı taşıyabileceği hesaplandı mı? Etkinlik sırasında çevreye yerleştirilen metal barikatlar ve bunları sabitlemek için kullanılan antik kent taşları bu etkinliği kaldırmış olsa da, gelecek etkinlikleri kaldırabilecek mi? Bu tür uygulamalar, telafisi mümkün olmayan hasarlara yol açma potansiyeli taşımaktadır.

Bu etkinliğin ardındaki motivasyonu anlamakta zorlanmıyorum. Sagalassos'un ilk bilimsel kazı başkanı Marc Waelkens hayattayken, antik tiyatronun restore edilmesi yönünde devlet tarafından bir fikir önerilmişti. Kazı ekibi bunun nedenini sorduğunda, o dönemde çok popüler olan Anadolu Ateşi'nin burada oynayabileceği ve böylece daha fazla insan çekilebileceği cevabı verilmişti. Ancak kazı ekibi, 19. yüzyıl gravürlerinde bile bugünkü haliyle aynı olan ve hiçbir değişikliğe uğramamış tiyatroya dokunmanın doğru olmadığını savunarak bu fikre karşı çıkmıştı. Anlaşılan o ki, "devlet aklı" bu isteğinden vazgeçmemiş ve aradan geçen yıllara rağmen arzuladığını bir şekilde gerçeğe dönüştürmeyi başarmış.

Antik kentlerimiz, geçmişimizin sessiz tanıkları, kültürel mirasımızın en değerli parçalarıdır. Onlar, sadece birkaç saatlik gösteri veya anlık bir popülerlik uğruna feda edilemeyecek kadar kıymetlidir. Onları korumak, gelecek nesillere aktarmak hepimizin sorumluluğundadır. Antik kentlerin birer park veya gösteri alanı değil, korunması gereken eşsiz tarihi mekanlar olduğu bilinci yaygınlaşmadığı sürece, bu tür üzücü örneklerle karşılaşmaya devam edeceğiz.

Arkeo Akademi Blog

Tüm Yazıları Görüntüle

ArkeoBlog

Blog yazı listesine geri dönmek için aşağıdaki butona tıklayınız.