Arkeoloji ve Ulusal Kimlik: Eskinin Bilimsel ve Politik Okuması

İnsan, diğer canlıların aksine geçmişi olduğunun farkında olan bir varlıktır. Arkeolojinin ortaya çıkışında da bu farkındalığın önemli bir payı vardır. Ancak bu bilimin ortaya çıkışını yalnızca geçmişe duyulan merakla açıklamak yeterli değildir; arka planda son derece önemli ideolojik dinamikler bulunmaktadır. Arkeolojinin bir disiplin olarak gelişimi, Avrupa'da ulus-devletlerin yükselişiyle eş zamanlı ve organik bir ilişki içindedir. İmparatorlukların çözülüp ulus-devletlerin şekillenmesi süreci, arkeolojinin kurumsallaşmasını teşvik eden başlıca etkenlerden biri olmuştur.

Tarih boyunca birçok uygarlık, kendilerinden olmayan topluluklarla girdikleri savaşlarda elde ettikleri zaferleri, karşı tarafın tarihsel ya da dini objelerini kendi topraklarına taşıyarak simgelemişlerdir. Bu pratiğin örneklerine Mezopotamya'dan Roma’ya kadar geniş bir coğrafyada ve farklı dönemlerde rastlamak mümkündür. Örneğin M.S. 66 yılında Yahudiler Roma’ya karşı genel bir ayaklanma başlatmış, bu ayaklanma Roma İmparatoru Vespasian’ın oğlu ve varisi Titus tarafından bastırılmıştır. Bu süreçte Kudüs'teki Menora (Yedi Kollu Şamdan) Roma’ya getirilmiş, olay 82 yılında inşa edilen Titus Zafer Takı’nın iç duvarına kazınarak ölümsüzleştirilmiştir. Bu tür uygulamaların temelinde, estetik ilgi ya da tarihsel bilinci yok etme amacı değil; siyasal erk ve üstünlük gösterisi yatmaktadır.

Leonardo da Vinci, Michelangelo, Raffaello, Tiziano ve Dürer gibi sanatçıların yaşadığı 16. yüzyıla, yani Rönesans dönemine kadar eski objelere sistemli bir ilgi gösterilmemiştir. 14. ve 17. yüzyıllar arasında şekillenen Rönesans ve onu izleyen Hümanizm düşüncesi, antik eserleri inceleme arzusunu da beraberinde getirmiştir. Böylece, yavaş yavaş yeni bir toplumsal ve entelektüel düzenin temelleri atılmıştır.

Rönesans ile birlikte eski eserlere duyulan ilgi, Avrupalı aristokratların da dikkatini çekmiş; bu objelere sahip olmak, modernliğin ve entelektüel üstünlüğün sembolü haline gelmiştir. Bu bağlamda 1709–1715 yılları arasında Herculaneum’da, 1748’de ise Pompeii’de gerçekleştirilen kazılar, modern arkeolojinin habercisi olmuştur. 17. yüzyıldan itibaren askeri ve ekonomik gücüyle dünya çapında siyasi, kültürel ve ekonomik bir hâkimiyet kuran Batı, bilimsel bilgi üretiminde de tekel haline gelmiştir. Hans Sloane’un el yazmaları ve koleksiyonlarının İngiliz hükümeti tarafından kamulaştırılmasıyla 1753 yılında kurulan British Museum, bu sürecin somut bir örneğidir. Bu “seçkinci” müze anlayışı, Fransız Devrimi sırasında 1793’te kurulan ve halkın her kesimine ücretsiz olarak açılan Louvre Müzesi ile dengelenmeye çalışılmıştır.

19.-20. Yüzyılda Arkeolojinin Yayılışı ve İdeolojik Kurgusu

19. yüzyılda ise, Austen Henry Layard ve Giovanni Battista Belzoni gibi maceraperestler, bu müzelere eser sağlamak amacıyla Doğu'ya çeşitli seferler düzenlemişlerdir. Osmanlı egemenliğindeki geniş coğrafyada, doğudan batıya doğru sistemli bir kültür varlığı akışı başlamıştır. 1834 yılında Sir Charles Fellows, Likya bölgesinde yaptığı araştırmalar sonucunda Xanthos’taki eserleri British Museum’a götürmüştür. 1856’da ise Sir Charles Thomas Newton, Bodrum’da Halikarnassos’u ortaya çıkarmış ve Mausoleion’a ait parçaları yine aynı müzeye taşımıştır.

19. yüzyılda Batılı devletlerin Doğu’da yürüttüğü kazı faaliyetleri hız kazanmıştır. 1842 yılında Fransız arkeolog Paul-Émile Botta, Mezopotamya’da Ninova ve yakınlarındaki Khorsabad’da (Dur-Şarrukin) ilk kazılarını başlatmıştır. Ardından 1863’te John Turtle Wood Ephesos’ta çalışmalara başlamış, 1870 yılında ise Heinrich Schliemann, Troia’da kazılar yapmıştır. 1878’de Carl Humann ve Alexander Conze, Pergamon’da yürüttükleri kazılarla eserleri Berlin’e taşımışlardır.

Bu süreçte Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllardır hüküm sürdüğü topraklardaki arkeolojik kalıntılara yeterli ilgiyi göstermemiştir. Bunun nedeni yalnızca ihmal değil, aynı zamanda eskinin anlamına dair farklı bir bakış açısıdır. Osmanlı, tarihsel kalıntıları maddi belgeler olarak değil; çoğunlukla sözlü kültürün taşıyıcısı olarak görmüştür. Bu yaklaşım, arkeolojinin bir bilim olarak Batı’dan ithal edilmesine zemin hazırlamıştır.

Doğu’da gerçekleştirilen arkeolojik çalışmaların Avrupa’da büyük bir ilgi uyandırmasının temel nedenlerinden biri, Batı’nın Doğu’ya olan entelektüel ve kültürel merakıdır. Bu merak, 18. ve 19. yüzyıllarda Doğu toplumlarının geçmişine yönelik bir keşif arzusu yaratmış; bu ilgi ve merak, arkeolojik çalışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu dönemde ortaya çıkan bu yönelim, akademik literatürde “oryantalizm” olarak tanımlanmıştır.

Batı, kendi köklerini Yunan ve Roma uygarlıklarında görmüş; Rönesans’ı da bu değerlere dönüş süreci olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle Yunan ve Roma dünyası, Batılılar için yalnızca tarihsel değil, kültürel kimlik açısından da merkezi bir yere sahiptir. 19. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı da yüzünü Batı’ya dönmeye başlamıştır. Topkapı Sarayı’ndan çıkarak 1843’te inşasına başlanan Batı tarzı Dolmabahçe Sarayı’na geçilmesi bu dönüşümün simgesel göstergelerinden biridir. Batı’ya yöneliş, yalnızca mimari ya da yaşam tarzıyla sınırlı kalmamış; bilim ve kültür alanlarında da kendini göstermiştir.

1846’da toplanmaya başlanan arkeolojik eserler, 1891 yılında Osman Hamdi Bey’in kuruculuğunu üstlendiği ve günümüzde İstanbul Arkeoloji Müzesi olarak bilinen yapıya taşınana kadar Aya İrini ve Çinili Köşk’te muhafaza edilmiştir. Müze-i Hümayun adına ilk sistemli kazıları da yine Osman Hamdi Bey yürütmüştür. Bu girişimler, Osmanlı’nın hâkim olduğu geniş coğrafyayı belgelemekle kalmamış; aynı zamanda Batı’daki bilimsel ve kültürel hamlelerin Osmanlı tarafından da gerçekleştirilebileceğini kanıtlama çabasının parçası olmuştur.

Arkeoloji, bilimsel bir disiplin olarak esasen 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da kurumsallaşmıştır. Bu kurumsallaşmanın temelinde, dönemin hâkim siyasal ideolojisi olan milliyetçilikle güçlü bir bağ vardır. 1789 Fransız Devrimi ile başlayan ve 19.–20. yüzyıllara damgasını vuran milliyetçilik düşüncesi, ulusal kimlik inşasında tarihsel kökenlerin belirleyici olmasını beraberinde getirmiştir. Avrupa’da imparatorlukların çözülmeye başlamasıyla birlikte, “Batı uygarlığı”nın kökenlerine dair sorular önem kazanmış; Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler bu sorunun yanıtını kendi tarihsel miraslarında bulmak amacıyla bilimsel bir seferberlik başlatmışlardır.

Bu bağlamda Alman arkeolog Gustav Kossinna, Germen kabilelerine ait arkeolojik objelerin haritasını çıkarmış ve bu harita, Nazi Almanyası tarafından belirli bölgeler üzerinde tarihsel hak iddiası için kullanılmıştır. 1933’te iktidara gelen Nazi rejimi, 1935 yılına kadar sekiz yeni prehistorya kürsüsü kurmuştur. Çünkü Kossinna’nın ifadesiyle, “arkeoloji en ulusal bilimdir.”

Kossinna’ya göre Germen halkı, Hint-Avrupa dillerini konuşan halkların ilkiydi ve tarihsel bir görevle “aşağı ırklara” kendi üstün türünü taşımakla yükümlüydü. Kuzey Avrupalı, sarışın, dolikosefal ve Aryan kökenli bu halkın biyolojik ve kültürel özellikleri, insan davranışlarını belirleyen temel unsurlardı. Bu iddialar, Nazi ideolojisinin ırkçı ve saldırgan politikalarına bilimsel meşruiyet sağlamak için kullanılmıştır.

Heinrich Himmler, 1935 yılında SS teşkilatı bünyesinde özel bir birim kurmuş; bu birim, Alman kültürünün tarih boyunca bozulmadan aktarıldığını arkeolojik kazılarla ispatlamakla görevlendirilmiştir.

Cumhuriyet Döneminde Arkeolojinin, Millet İnşasına Katkısı (1924–1950)

1924–1930 yılları arasında yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, öncelikli olarak sınırlarını ve siyasal varlığını sağlamlaştırmaya odaklandı. 1930’lardan itibaren ise arkeoloji, hem topraklar üzerindeki tarihsel hak iddialarını güçlendirmek hem de homojen bir ulus inşa etmek amacıyla ideolojik bir araç olarak kullanılmaya başlandı.

Bu dönemde Türkiye’de arkeoloji alanında eğitim verecek ya da kazı yapacak uzman eksikliği bulunmaktaydı. Bu sebeple, Nazi rejiminden kaçan bir kısmı da Yahudi kökenli Alman, Avusturyalı ve Çekoslovak bilim insanları Türkiye’ye davet edildi. Aynı zamanda Ekrem Akurgal, Sedat Alp, Halet Çambel ve Arif Müfid Mansel gibi gençler yurt dışına gönderilerek arkeoloji eğitimi almaları sağlandı.

Bu girişimlerin bir sonucu olarak, 1934 yılında İstanbul Üniversitesi’ne bağlı Türk Arkeoloji Enstitüsü kuruldu. 1936’da Atatürk’ün doğrudan isteğiyle Ankara’da Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi (DTCF) açıldı. Fakülte bünyesinde 1937 yılında Arkeoloji, Hititoloji ve Sümeroloji bölümleri kurularak arkeolojinin kurumsal temelleri atıldı.

Bu dönemde geliştirilen ideolojik projelerden biri de 1932’deki Birinci Türk Tarih Kongresi’nde ortaya atılan Türk Tarih Tezi idi. Bu teze göre Hititler, insanlık tarihinde büyük bir rol oynamış; Neolitik Devrim’i başlatan, brakisefal (kısa kafataslı) yapıya sahip ve kültürel benzerlikler taşıyan bir halk olarak Türklerle özdeşleştirilmişti. Bu yaklaşım, 1937 yılında yapılan İkinci Türk Tarih Kongresi’nde daha da sistemleştirilmiş; Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi kamuoyuna sunulmuştur.

Bu kuramlara göre, Türkler yalnızca Orta Asya kökenli bir halk değil; aynı zamanda tarih boyunca birçok uygarlığı kurmuş, Anadolu’ya 11. yüzyılda değil, çok daha önce gelmişlerdir. Osmanlıların Anadolu’ya gelişi ise binlerce yıl süren göçlerin son halkası olarak yorumlanmıştır. Bu anlatı, Batı’ya Türklerin de "medeniyet kurucu" bir halk olduğunu kanıtlama ve Anadolu üzerindeki tarihsel mevcudiyeti meşrulaştırma çabasını yansıtır.

Yeni Cumhuriyet, Osmanlı ve İslam geçmişinden uzaklaşarak kendi ulusal kimliğini antik uygarlıklarla ilişkilendirme çabasına yönelmiştir. Bu bağlamda Etibank, Sümerbank, Etimesgut, Eti Bisküvileri, Etiler gibi pek çok kamu ve özel kurum, eski uygarlıkların isimleriyle adlandırılmıştır. Alacahöyük kazılarında ortaya çıkarılan güneş kursları; Turizm Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Ankara Büyükşehir Belediyesi ve Eti markası gibi çeşitli kurumların simgesi hâline getirilmiştir. Anıtkabir’deki Aslanlı Yol’daki 20 aslanın Hitit tarzında tasarlanması da bu kültürel bağ kurma çabasının görsel bir yansımasıdır.

Ancak zamanla bu tezlere karşı bilimsel eleştiriler artmış ve özellikle Güneş Dil Teorisi gibi iddialar terk edilmiştir. Bu gelişmelerin ardından 1950’li yıllarda, Mavi Anadolu Hareketi olarak bilinen yeni bir yaklaşım doğmuştur. Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı), Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu’nun önderliğinde geliştirilen bu düşünceye göre Anadolu, Yunan ana karasından çok daha önce bir aydınlanma sürecine girmiştir. Ancak bu görüş yerel bir çevrede kalmış ve geniş akademik çevrelerde evrensel kabul görmemiştir.

Mavi Anadolu düşüncesi, ilerlemeyi ve medeniyeti Anadolu’ya ve dolayısıyla Türk milletine atfetmeye çalışsa da, geçmişte yaşamış halklarla günümüz toplumu arasında kültürel bir süreklilik kuramamıştır. Böyle bir süreklilik ancak biyolojik bir bağla kurulabilir ki bu da zaman zaman ırkçılığa varan eğilimlere kapı aralayabilir.

Türk arkeolojisinin gelişiminde ağırlıklı olarak Alman Ekolü etkili olmuştur. Bu nedenle özellikle Klasik, Helenistik ve Roma dönemlerine odaklanılmış; Bizans ve Hıristiyan katmanları çoğu zaman ya kazılar sırasında temizlenmiş ya da araştırmaya değer görülmemiştir. Bu yaklaşımda, devletin işveren pozisyonunda olması ve siyasi hassasiyetlere aykırı düşebilecek çalışmaların yapılmasından kaçınılması etkili olmuştur. Örneğin, Didyma’daki Apollon Tapınağı’nda yer alan büyük kilisenin izleri günümüze ulaşamamıştır; çünkü kazılar sırasında bu yapı görmezden gelinmiştir.

Türkiye’de Ortaçağ Arkeolojisi’nin gelişmemesinin bir diğer nedeni de üniversitelerimizin daha çok sanat tarihi ve tarih ağırlıklı eğitim vermesi, Ortaçağ Arkeolojisi’nin kurumsallaşamamış olmasıdır. Bizans ve Ermeni çalışmaları yapılmazken, Türk-İslam arkeolojisi alanında da yeterli çalışma gerçekleştirilememiştir. Ancak, Bilkent ve Koç üniversiteleri örneğinde olduğu gibi, üniversitelerimiz artık bu alanda da gelişmeyi hedeflemektedir.

Uluslar, varlıklarını meşrulaştırmak için İslam öncesi geçmişlerine sarılmışlardır. Lübnanlı Marunîler Fenikecilik, Iraklılar Babilcilik, İran Şahı Akamenidcilik, Türkiye ise Kemalizm döneminde Sümer-Eti Türkçülüğüne yönelmiştir. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, bağımsızlıklarını kazanan devletler yeniden geçmişlerine ve arkeolojiye yönelmişlerdir.

Avrupa Birliği’nin kurulması ve şekillenmesiyle birlikte fikirlerde de değişimler olmuştur. Örneğin, BCC 6 Ekim 1991’de Neandertal insanını “ilk Avrupalı” olarak ilan etmiştir.

2003 yılında işgalci kuvvetlerin Irak’a girmesiyle Bağdat’taki Ulusal Müze yağmalanmıştır. Bu olay sadece maddi bir kayıp değil, aynı zamanda ulusal bilincin yok edilmeye çalışılmasıdır. Irak halkının kendi topraklarındaki tarih ve kültürle bağını koparmaya yönelik bir saldırıdır. Bu zarar, yalnızca Irak halkına değil, insanlığın ortak geçmişine verilmiş bir zarardır.

Sonuç

Arkeolojinin bilimsel bir disiplin olarak ilerlemesi milliyetçilikle organik ve eş zamanlı olmuştur. Bağımsızlığını kazanan uluslar, toprakları üzerinde hak iddiası oluşturmak için arkeolojiden yararlanmış; bu süreçte bilimsel çalışmalarda önemli artışlar gözlenmiştir. Ancak, bu çalışmalar genellikle önceden belirlenmiş ideolojik sonuçlara ulaşmak için yapılmıştır ki bu bilim etiğine aykırıdır. Çünkü bilim, gerçeklik ve tarafsızlık ilkeleri üzerine kuruludur.

Belli bir ideoloji doğrultusunda yürütülen çalışmalar, kaçınılmaz olarak karşıt görüşleri de doğurur. Milliyetçilik gibi yapay ideolojilere dayandığında, bu tür araştırmaların bilimselliği tartışılır hale gelir. Öte yandan, bilim insanının dini, dili veya ırkı olmaz; bilim ancak somut verilere ve mantıksal açıklamalara dayanır. Geçmişi, bugünden dünü veya dünden bugünü referans alarak parçalamak doğru değildir. Kültür, ortak bir insanlık birikimidir. Yaşadığımız yerde önceden yaşamış olanların mirasını ırksal veya milliyetçi çerçevede okumak yanlıştır. Geçmiş insanlığın ortak geçmişidir ve bunu kabul ederek çalışmak gereklidir.

İşte bu anlayış, “benim ve senin” kavgasını bitirecek; geçmişin insanlığın ortak kültürü olduğu düşüncesi toplumun ve dünyanın her kesimine egemen oldukça, kültürel, ırksal ve dini temelli çatışmalar da sona erecektir.

Geçmişte yapılmış çalışmalar, günümüzün perspektifiyle değil, o dönemin anlayışı ve dünya koşulları çerçevesinde değerlendirilmelidir. Türk Tarih Tezi ya da Güneş Dil Teorisi gibi yaklaşımları tamamen reddetmek yerine, neden yapıldığını, ne tür etkileri olduğunu anlamak gerekir. Bu sayede gelecekte benzer hataların tekrarlanması önlenebilir.

Ülkemizin arkeoloji geçmişi iyi incelenmelidir çünkü bugünkü birçok sorunun kökeni oradadır. Cumhuriyet dönemindeki ilk çalışmalar, özellikle 1930’larda yurt dışına gönderilen arkeologların faaliyetleri ve anıları detaylıca araştırılmalıdır. Çünkü bu kuşağın yaptıkları ve yapamadıkları günümüze doğrudan yansımaktadır.

Arkeoloji toplumsallaşamıyorsa, sadece mezar kazıcılığı ve romantik bir uğraş olarak görülüyorsa, bunun nedeni Cumhuriyet’in ilk kuşağında saklıdır. Bu inceleme amacı onları suçlamak ya da eleştirmek değil; geçmişi iyi analiz ederek aynı hataların tekrarlanmasını önlemektir.

İlk yıllarda ekonomik ve sosyal anlamda atılan büyük adımların meyveleri arkeolojide tam olarak görülemiyorsa, orada yapılmamış ya da yapılamamış şeyler vardır. “Arkeologlar diplerine ışık vermeyen mumlardan başka bir şey olmamışlardır.” Arkeolojinin toplumsallaşmasını sağlayamamış, sadece akademik çevrelerde makalelerle puan toplamaya çalışmışlardır. Bu da çoğunlukla akademik unvan kazanma çabasının ötesine geçememiştir.

Ancak bilim insanlık adına yapılıyorsa, çalışmalar sadece makalelerle sınırlı kalmamalı, kürsülerden halkın anlayabileceği şekilde topluma ulaşmalıdır. O zaman bugün yaşadığımız birçok zorluk aşılabilir.

Arkeoloji hiçbir zaman sadece arkeoloji olmamış, sürekli mevcut dünya koşullarından etkilenmiş ve kimi zaman savrulmuştur. Fakat kuramsal olarak arkeolojiyi sağlam temellere oturtabilir ve toplumsallaştırabilirsek, ideolojik ve iktidar değişimlerinden bağımsız çalışabilen bilim insanları yetiştirebiliriz.

Büyük bir geçmişe ve deneyime sahip olan bu bilim dalını miras olarak aldığımızın farkında olmalı, Cumhuriyet’in üçüncü kuşağı olarak hangi yollardan geçtiğimizi iyi analiz etmeli ve geleceğe daha iyi bir miras bırakmak için çaba göstermeliyiz.

Arkeo Akademi Blog

Tüm Yazıları Görüntüle

ArkeoBlog

Blog yazı listesine geri dönmek için aşağıdaki butona tıklayınız.